Dinozorlar yok olduktan sonra plasentalı memelilerin ortaya çıkışına ilişkin tartışmalar, bilim dünyasında uzun zamandır sürüyor. Fosillerin sunduğu yaşam tarihinin nihai kanıtı ile genetik verilerin sağladığı hesaplar arasındaki farklar, bu konuyu derinlemesine inceleyen araştırmacıları bir araya getiriyor.

Stony Brook Üniversitesi’nden Maureen O’Leary ve ekibi, farklı plasentalı memelilerin özelliklerini karşılaştırarak dev bir ağaç kurdu ve bu verileri moleküler bilgilerle birleştirdi. Ama görüş ayrılıkları, bu türden bir soy ağacının ne zaman oluştuğu konusunda hala varlığını sürdürüyor. Fosil kayıtlarına bakıldığında plasentalı memelilerin dinozorların yok olmasıyla hemen sonradan ortaya çıktığı öne sürülüyor; bu olayın yaklaşık 108 milyon ile 72 milyon yıl önce, yani Kretase’nin sonlarına denk geldiği düşünülüyor.

Buna karşılık Bristol Üniversitesi’nden paleo-biyolog Phil Donoghue ve çalışma arkadaşları, bu ortak kanıt üzerinden ilerleyerek farklı bir bakış açısı ortaya koyuyor. Onlara göre fosiller daha eski bir tarih gösterebilir ve türlerin kökeninin fosil ya da moleküler verilerin tek başına belirlenmediğini savunuyorlar. Donoghue, “fosiller yerine soyun asgari yaşı belirlenmeli” diyor ve bazı grupların daha önce var olmuş olabileceğini, ancak korunamamış kalıntılar nedeniyle keşfedilemediğini belirtiyor.
Bu tartışmada moleküler veriler giderek daha baskın hale geliyor. Dünyanın dört bir yanındaki verileri kullanarak plasentalı memelilerin kökeninin daha eski olduğuna dair hesaplar yapan Donoghue ekibi, bu memelilerin dinozorlar yok olurken değil, bundan önce de var olmuş olabileceğini öne sürüyorlar. O’Leary’nin ekibi ise fosillerin kanıtlarının daha güvenilir olduğunu savunuyor ve fosil kanıtlarının zaman ölçeği konusunda kilit rol oynaması gerektiğini vurguluyorlar.

Fosil sınırı ve zaman ölçeği konusunda yapılan yeni tartışmalar, bu hayvanların ne zaman evrimsel olarak ayrıştığına dair farklı senaryoları gündeme getiriyor. Donoghue ve meslektaşları, türlerin kökeninin tek bir veri setine bağlı kalmaması gerektiğini ifade ederken, Yoder ve diğerleri moleküler kanıtlarla desteklenen farklı bir zaman çizgisini savunuyorlar. Özellikle önceki çalışmalarda, en eski fosillerden hareketle belirlenen tarihler ile moleküler verilerin hesapladığı tarihler arasındaki uyum, bu alandaki ilerlemelerin temelini oluşturuyor.
Sonuç olarak, plasentalı memelilerin kökeniyle ilgili hangi yöntemin daha güvenilir olduğuna dair net bir fikir birliği bulunmuyor. Moleküler ve fosil kaydı arasındaki uyum potansiyeli, uzun vadede sorunun asıl çözümünü beraberinde getirecek gibi görünüyor. Bu alanda ilerleyen çalışmalar, fosillere dayalı zaman dilimlerinin önemini korurken genetik verilerin de bu zaman çerçevesini nasıl etkilediğini yeniden şekillendirecek.